Yirmi üç yıldır her yaz, tatillerimizden birinde mutlaka Alanya’ya gideriz. Çocukken yolculuklarım gidince yapmayı planladığımız şeyleri konuşmanın ve akrabalarımıza kavuşmanın heyecanıyla geçerdi. Her yaşın istekleri, beklentileri farklı elbet. Bazen bu heyecanın sebebi ilk kez jet skiye binecek olmak, bazen bir arkadaşa kavuşmak, bazen rafting yapmak, bazen çocukluk aşkını görecek olmak, bazen de eğlence mekanlarına gidecek olmaktı. Yaşım büyüdükçe beklentilerim değişti. Şehir aynıydı ama her yaz farklı bir deneyimin bende bıraktığı duyguyla etiketleyip özlem ile orada bırakıyordum Alanya’yı. Bu gidişimde de son bir kaç yıldır olduğu gibi babaannemin içli köftesini,mozaik pastasını yiyemeyecek olduğumu biliyordum artık. Ancak eskiden kavuşabildiğim kimler ebediyete gitti diye kendime sürekli hatırlatma yapıp canımı acıtmak yerine, güneşi batırmayı planladığım yerler, keşfetmeyi sabırsızlıkla beklediğim koylar ve gün doğarken Alanya Kalesi’ndeki tarihi tersanede yapmanın hayalini kurduğum sup board planlarını düşünerek geçti yol.

Yirmili yaşlarımın başında yaptığım şeyleri yapıp aynı duyguları hissetmeyi beklemem kendime haksızlık olurdu. Gelişimimi, değişimimi görmezden gelemezdim. ‘Sen değiştin’ her zaman serzeniş, olumsuz eleştiri değildir aslında, öğrendim. Eşimle daha önce deliler gibi dans ettiğimiz şarkılarda yine öyle dans etmeyi denedik bir ara. İkimiz de içimizden ‘ortam hiç sarmadı, hadi kalkalım desem bozulur mu ki’ diye geçirmişiz sonra itiraf ettik. Yeni ritimler keşfetmek gerekiyordu demek, artık içimizdeki müziğin ritmi de değişmişti anlaşılan, ona kulak vermek gerekiyordu. Geçmişten gelen alışkanlıkları sürdürmekteki inadımız o müziği duymamıza engel olur bazen. Ritim kaçınca ihtiyaçlar karşılanamaz olur. Ruhun ve bedenin ihtiyacından azını ya da fazlasını vererek beklentiye girmek, ihtiyacı karşılanamayan bütünü huzursuz eder.

Bu ihtiyaçlara kulak vermeyi zaman geçtikçe daha iyi öğrendim ve ritmime uymayan müzikleri dinlemeyi bırakalı çok oldu. Bu tatilde deneyimlemek istediğim iki şey vardı. Bunlardan biri Kral Koyu’na gitmekti. Koya gitmeyi planladığımızı kime söylesek bizi oraya gitmenin ne kadar tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalıştı. Başkalarının deneyimini referans alarak çıkılan yolların insanı yaşanması mümkün en güzel anlardan alıkoyduğunu tekrar kanıtlamış oldum kendime. Doğanın sanki geçmiş zamanlardaki düşman işgallerinden kendini korumak için sakladığı büyülü bir havuzdu burası. İnsanın kullandığı dilin doğanın güzelliklerini anlatmak için yetersiz olduğunu düşünüyorum, bu sebeple ben fotoğrafı bırakıyorum siz gidilecek yerler listenize eklersiniz.

Sırada sup board ile günün doğuşuna kürek çekmek vardı. Güne dair binbir mesaj veren bu büyülü ana şahit olmak sabah 5’te uyanmayı gerektiriyordu. Bu deneyimde kuzenim Efe’yle eşlik ettik birbirimize. Ben 8, o 5 yaşlarındayken ailece bir tekne turuna katılmıştık. Henüz çok iyi yüzme bilmediğimiz için bana can yeleği ona da simit vermişlerdi. İkimiz teknenin diğer yanında yüzerken benim can yeleğimin ipleri çözüldü ve ayağıma değmeye başladı. Küçüklüğünden beri yosunlarla arası iyi olmayan ben o an ayağıma değen şeyin ipler olduğunu anlayamadım ve canavar yosunlar geldi beni aşağıya çekmeye çalışıyor diye düşünüp panik oldum. Sonrası çığlık kıyamet... Şimdi ‘canavar yosunlar’ yazarken yüzümde bir tebessüm oluyor ancak o an ayağıma değen şeyin canavar yosunlar olduğuna yemin edebilirdim. Çünkü hep böyle olur, nesnelere, olaylara karşı yanlış bir etiketleme yaptıysanız bu bilgiyi düzeltene kadar yargınızın ölümüne arkasında durursunuz ve hayatınız zorlaşır. Bilgilerin revizyonu çok kolay olmayabilir kabul ediyorum ama yaşamınızın daha keyifli, çekilir, huzurlu bir hâl alacağına söz verebilirim. Ben canavar yosunlarla boğuşurken benden 3 yaş küçük Efe’nin beni sakinleştirme ve kurtarma çabası da Efe ile ilgili güven ve cesaret etiketimde önemli bir rol oynuyor mesela.

Geçmişte yaşanan belki de hayatımda sadece 2 dakika yer kaplamış bu anın tedirginliği ve yanımda Efe ile denize açılacak olmamın verdiği güvenle başladık kürekleri çekmeye. Bizimle birlikte günün doğuşunu izlemek için gelen birkaç turist daha vardı. Hepsi dengede durmakta zorlanıp birkaç sefer düştüler. Efe ve ben dengede sorun yaşamadık, kontrollü bir şekilde açıldık. Yolun ortalarında bir ara önüme bir yosun öbeği çıktı. Neredeyse 3 km kürek çekip hiç sendelemeyen ben birden denge problemi yaşadım. Ve sebebi yine canavar yosunlardı. Geçmişte yaşanmış 2 dakikalık bir anın bilgisi benim beceri sahibi olduğum, tamamen kavradığıma inandığım bir şeyde bocalamama sebep olmuştu. Neyse ki toparlamam kısa sürdü, bunun sadece geçmişte bana kötü hissettirmiş bir an olduğunu, yosunlarla aramı düzelttiğimi hatırlattım kendime. Bu sendeleyiş uzun sürseydi, dibinde yosun var diye denize girmeyi sürekli reddetseydim, deniz görmek ve yosuna temas etmek tatillerimin keyfini çıkartmama engel olsaydı o zaman bir uzman desteği şart olurdu. Yani bir durum için psikolog ya da psikiyatristten destek almanız için hayatınızı ne kadar zora soktuğuna, bu zorluğu ne süre yaşadığınıza, bu zorluğun normal zamanda kolayca yaptığınız işleri yapmanıza engel olup olmadığına dikkat etmek gerekir. Yoksa biraz kaygı ve korku hayatta kalmamız için gereklidir aslında. Bakın yine mevzu bir yosundan nerelere geldi. Eskiden yapabildiğiniz ve çok keyif aldığınız, sahip olduğunuz ancak artık mahrum kaldığınız şeyleri kendinize sürekli hatırlatmak için hayat çok kısa. Gelin şu anki şartlarda neler yapabileceğinizi not edelim ajandanıza. Sağlıkla görüşelim...