- Gurur ve Önyargı –

Yazar:  Jane Austen

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Tür: Aşk, Dünya Klasikleri, Dram

Sayfa Sayısı: 424

Konu: 18. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’nin küçük bir kasabasında, taşralı bir beyefendi ve korumacı bir baba olan Bay Bennet ve onun aklı havada karısı Bayan Bennet’ın beş kızının iyi birer evlilik yapmak dışında hayatta başka bir seçenekleri yoktur. Fakat kardeşlerden Elizabeth kent soylusu, züppe ama bir o kadar da kendini içindeki zindanlara hapsetmiş olan Bay Darcy ile yolları kesiştiğinde evliliğe ve erkeklere karşı olan düşünceleri yeniden şekil almaya başlayacaktı.

Alıntılar

  • “Geçmişin sadece hatırlamaktan zevk aldığınız kadarını düşünün.”
  • “Bir insan kibirli olmadan da gururlu olabilir. Gurur daha çok kendi nefsimize karşı duyduğumuz saygıyla ilgilidir, kibirse başkalarının bize duymasını istediğimiz saygıyla ilgilidir.”

Kitabın konusuna bakıldığında basit bir aşk hikâyesi okuyacağını sanıyor insan ama öyle değil. Elizabeth ve Bay Darcy karşılaştıkları andan itibaren inatlaşan, birbirlerine küstah ama bir o kadar da eğlenceli bir şekilde laf dokunduran bir çift.  Bay Darcy, Elizabeth’i ilk gördüğünde ona karşı önyargılı yorumlarda bulunmasaydı ve Elizabeth bu yorumlara kulak misafiri olmasaydı ilişkileri daha kolay olabilirdi ama işler o şekilde gelişmedi. Bütün o duyduklarından sonra Elizabeth’in gurur yapmaktan ve Bay Darcy’e karşı bir duvar örmekten başka çaresi kalmadı.

En bilindik klasiklerden olan Gurur ve Önyargı, her okuduğumda bana ayrı bir keyif veriyor. Bay Darcy’e olan hayranlığımdan mıdır bilmem ama yılda iki üç kere okurum ve her okuyuşumda yeni bir detay fark ederim. Aşk ve Gurur arasında kalma durumu kitapta ustaca ele alınmış. İnsan okurken sayfaları hızlı hızlı çevirmek istiyor. Bay Darcy, önyargılarından arındı mı, Elizabeth, gurur yapmaktan vazgeçti mi? Kitabı okurken bu sorulara cevap bulmak için yanıp tutuşabilirsiniz.

GÜZEL VE ÇİRKİN

Yazımın ikinci kısmında sözlerime büyük aşkları tarif etmek için isimleri sıkça anılan Leyla ile Mecnun’un bir efsanesini anlatarak başlamak istiyorum. 

Mecnun Leyla’yı görmek için yollar kat edip dağlar delince Padişah, Leyla’ya büyük bir merak duymaya başlar. Bir gün Mecnun’u yanına çağırır ve “Mecnun, Leyla’yı görmek istiyorum” der. Padişahın bu isteği üzerine ülkenin dört bir yanına haber salınır ve en sonunda Leyla Padişah’ın huzuruna çıkar. Padişah, Leyla’yı görünce bir hayli şaşırır. Çok güzel bir kız göreceğini düşünürken kara kuru bir kız çıkmıştır karşısına... Biraz Leyla’yı inceledikten sonra Mecnun’a dönüp “Uğruna dağları deldiğin Leyla bu mu?” diye sorar. Bunun üzerine Mecnun bakışlarını Leyla’dan çeker ve “Padişahım siz onu bir de benim gözümden görün.” der.

Güzellik göreceli bir kavramdır. Kimi insan iri gözleri güzel bulur kimi insan çekik gözleri. Yine kimi insan kusursuz bir yüzü güzel bulur kimi insan kusursuz bir kalbi. Size günümüzün Güzel ve Çirkin uyarlaması diyebileceğim, güzelliğin göreceliğini net bir şekilde ele alan bir kitap önermek istiyorum.

- Tersyüz –

Yazar: Amy Harmon

Yayınevi: Yabancı Yayınları

Tür: Aşk, Gençlik

Sayfa Sayısı: 376

Konu: Ambrose Young okulun en çekici çocuğu ve kasabanın yıldız güreşçisiydi. Uzun boylu ve yapılı bir vücudu, omuzlarına değen saçları ve yakıcı gözleriyle aşk romanlarının kapaklarını süsleyebilecek kadar yakışıklıydı. Fern Taylor bunun farkındaydı ve Ambrose Young'a âşıktı. Belki de bu kadar yakışıklı olduğu için Fern asla onunla birlikte olabileceğini düşünmemişti. Ta ki her şey tersyüz olana ve Ambrose'un eski yakışıklılığından eser kalmayana kadar… Tersyüz, beş genç adamın küçük bir kasabadan kalkıp savaşa gidişinin ve içlerinden sadece birinin geri dönüşünün hikâyesi... Hayatı, benliği, güzelliği kaybetmenin hikayesi... Bir kızın, yıkılmış bir çocuğa ve yaralı bir savaşçının, sıradan bir kıza olan aşkının hikâyesi... Kalp kırıklığının üstesinden gelen bir arkadaşlığın ve bilinen kalıpların dışına çıkan bir kahramanın hikayesi...

Alıntı:

• Aşk dediğin kıyamete kadar yaşar.

Tersyüz, çok güzel ve insanın yüreğine dokunan, konusundan da anlayacağınız üzere buram buram aşk kokan bir kitap.

Ambrose, gittiği savaştan yakışıklılığını, bir gözünü ve bir kulağını kaybederek geri dönüyor. Fern ise o yakışıklı yüze ne kadar âşıksa yara bere içinde ki yüze de aynı âşkı beslemeye devam ediyor. Sevdiği şeyin yüzü değil, her şeyiyle Ambrose’nin kendisi olduğunu kanıtlamak için de oldukça fazla çabalıyor. Bu çabaları okumak oldukça keyifliydi.

Kitapta Bailey diye bir karakter var. Bailey, Fern’ün kuzeni ve doğuştan gelen kas rahatsızlığı yüzünden tekerlekli sandalyeye mahkûm bir genç. Fern, onun bakımını üstlenip gittiği her yerde Bailey’e eşlik ediyor. Yürüyememesine hatta kollarını bile rahatça kullanamamasına rağmen Bailey’in hayat görüşü, eğlenceli tavrı kitaptaki karakterler arasında en çok onu sevmeme sebep oldu. Bailey’in başına gelenleri okurken ise gözlerim doldu. Başına gelenleri hiç hak etmeyen bir karakterdi.

Kitapta tüylerimi diken diken eden birkaç yer vardı. Onlardan biri; Ambrose’nin ölen arkadaşlarından birinin sesini duyduğunu sanıp radyoyu kapaması ve Fern’ün yardım çığlıklarını duymasıydı. Fern’ün neden çığlık attığını tabi ki söylemeyeceğim. Büyüyü bozmak istemem. Öğrenmek için okumalısınız. Umarım sizi böyle meraklandırdıktan sonra kulaklarımı çınlatmazsınız. 

Kitap size basit bir gençlik romanı gibi gelebilir. Evet, biraz öyle. Sade bir dili var ama bu ucuz romanlardan olduğu anlamına gelmiyor. Kafamızı dağıtmak istediğimiz zamanlarda rahatça okuyabileceğimiz güzel bir kitap.