Ama ne yazık ki, sadece çok azımız doğayla bütünleşebilme imkanına sahip. Artan kentleşme yüzünden, yeşilin ne olduğunu unutacak hale gelmek üzereyiz.  

İnsanların açık alanlara ilgisi doğuştan geliyor. Beton yığını olarak tanımlayabileceğimiz binaları inşa etmek adına katledilen ormanlar ve yeşillikler yerine; yüz yıllık bir çınar ağacının yanına kurulmuş sade ve basit bir kafe/ restoranlara duyduğumuz sıcaklık bu ilgiden kaynaklanıyor.

Doğa ile bağlarını koparmış bir mekanda huzur bulmak oldukça zor. İnsan, tabiatı gereği farkında olmasa bile bulunduğu ortamda doğa ile ilişkili detaylar arıyor. Bu arayışa son veren dekorasyon önerileri arasında doğal taşların, masif ve işlenmemiş ahşap malzemenin, suyun ve bitkilerin mekanda kullanımı ön plana çıkıyor. Doğayı en iyi şekilde temsil eden dekorasyon elemanlarının dokusunda yapay uygulamalara yer verilmiyor. Bu nedenle doğa ile iç içe bir mekân tasarımı yapmak istiyorsanız tamamen pürüzsüz yüzeylerden vazgeçmeniz gerekiyor.

Yapılan araştırmalara göre insanlar yapay ışık yerine doğal ışığın kullanıldığı ortamlarda yaptıkları işe daha iyi odaklanıp; çok daha verimli sonuçlar alabiliyor. Bunun yanı sıra doğa ile özdeşleşen unsurların bireylerin motivasyonunu artırdığı da bir gerçek! Bu nedenle gittikçe küçülen konut tasarımlarında ve çalışma ortamlarında, oluşan stresi azaltmak için doğayı çağrıştıran dekorasyon ve tasarım önerileri ile çözümler üretilmeye çalışılıyor. İnsanlar bu stres ortamından kurtulma psikolojisiyle katı sınırlar çizen duvarları yıkmak ve mekânlar arası esnek geçişlere sahip olmak istiyor. Beton yığınlarının arasında ruhu sıkışan bireyler, artık iç mekânlarda yapay nesneler yerine daha çok doğal unsurla bir arada yaşamayı tercih ediyor. Bu anlamda bazı eski alışkanlıklardan vazgeçmek gerekiyor. Örneğin önceleri mahremiyeti korumak adına pencere önüne gerilen güneşlikler artık gün ışığının iç mekâna girişini engellediği için eskisi kadar sık tercih edilmiyor. Bunun yerine saydam tüller ve zebra stor adı verilen yarı geçirgen sistemler kullanılıyor. Böylece bireyler iç mekâna yayılan doğal ışıktan daha etkili bir şekilde faydalanabiliyor. Hatta aydınlatma elemanlarında kullanılan ampullerde bile ışık rengi gün ışığına en yakın tonda olan ampuller tercih ediliyor.

Kapalı mekânların açık mekânlara benzetilmeye çalışılması, tıpkı nesnelerin tasarımında doğadaki formların taklit edilmesi kadar normal karşılanıyor. Doğa ile iç içe olmak adına gösterilen bu çaba bir yana; özellikle açık veya yarı açık alanlarda mekânların sahip olduğu potansiyelleri en verimli şekilde kullanabilmek gerekiyor. Yeşil alanların ve doğal oluşumların yanına kurulan yapılaşmalarda bu ilkeyi göz önünde bulunduran tasarımlar çevre dostu tasarım olarak değerlendiriliyor

Masallardan fırlamış gibi görünen bu ufacık ev bir ''tiny house'' ve bir yaşam tarzı 

Dünyanın birçok ülkesinde artık insanlar bu küçük evlerde yaşıyorlar. Doğayla iç içe minimal bir yaşam tarzını benimseyen insanlar, bu küçük ama süper kullanışlı evlerde hayatlarını idame ettiriyorlar. Tiny house lar ile ilgili daha detaylı yazımı bir sonraki sayıda bulabilirsiniz.


İÇ MİMAR GÜLÇİN KARAASLAN