Ve yine her şeye rağmen, kışın rehavetinden sıyrılan insanlar kendi bütçeleri dâhilinde tatil planları yapmaya çalışıyorlar. Böyle bir yaz karşılama ve koronavirüsün nasıl sonuçlanacağını beklerken,  belli hanelerde de öyle bir hazırlık var ki yerini hiçbir şey dolduramaz. Hiçbir heyecan bu heyecanın yerini tutamaz. Hiçbir göz, sevinçle hüznün iç içe girmiş bu durumuna şahit olamaz. “Bu nedir ya Sevdan Hanım?” sorusunu duyar gibiyim. Ve söylüyorum… DÜĞÜNLER!

Evet,  düğünler… Bu ayki dergimizde de bolca yer aldığını göreceğiniz ve zevkle okuyacağınız, dünya evine girmenin ilk adımı düğünler... Yaz aylarında oldukça yoğundur düğünler biliyorsunuz. Sünnet düğünlerinden ziyade,  evlilik yolunu açan nikâh ve düğün törenleri art arda sıralanır önümüzde. Mesela ben.  Sağ olsunlar;  virüs kuralları içinde,  misafirleri sayılı olmasına rağmen, bu yaz başı için dostlarımdan birçok düğün daveti aldım. Çok mutlu oldum tabii ki. Ancak önümüzü görmediğimiz sürece ve hastalık hafiflemedikçe,  çoğuna katılmam mümkün olmayabilir. Ancak bilmelerini isterim ki düğün günü yanlarında gibi hissedeceğim ve düğünlerin olmazsa olmazı  “düğün pastalarının”  leziz tadına bakmışçasına tatlı bir yaşam dileyeceğim sevgili gençlerimize… Özgürlüğümüze kavuşunca mutlaka gideceğim ziyaretlerine. Hepsine bolca mutluluklar diliyorum. Bu düğün konusunu sıkça konuşuruz arkadaşlarla. Çünkü bilhassa zamanımızda oldukça masraflı düğün yapmak. Kolay mı yani? Kına gecesiyle başlar serüven. Gelinlik, damatlık, düğün, nikâh, takılar… Her kafadan çıkan sözler… Hatta zaman zaman tartışmalara yol açan incir çekirdeğini doldurmayan sözde sorunlar. Ancak bunların hepsinin dayandığı bir nokta var ki tartışma dâhi götürmez. Âdetlerimiz. Gelenek ve göreneklerimiz. Yani “ düğün âdetlerimiz ”. Bunu ben biraz araştırdım sizler için. Evlilik başlangıcında bayağı pahalıya patlayan gelinlik ve düğün pastası nereden çıkmış,  kim icat etmiş,  gelinliğin belli bir gerçeğe dayanan anlamı var mıymış, düğün pastası kesilmese olmaz mıymış, kaç katlı olanı makbulmüş? 

Bu konuda çeşitli fikirleri olan ve o fikir ve duyumları üzerine tartışan arkadaşlara bilgi vererek yardımcı olmak istedim. Eh, bir de söz verdim. Araştırmazsam ve yazmazsam ayıp olacak bizim meraklı hatunlara. ☺ Bu ay mademki düğün furyası başladı; kolları sıvadım ve araştırmamı yaptım. Arkadaşlarıma da Time Kocaeli’den okumaları gerekeceğini bildirdim. Bakalım araştırmamdan memnun olacaklar mı?

Malumunuz hemen hemen düğünlerde gelin, damat olmadan düğün olmayacağı kadar önemli unsurlar varmış. İşte bunların başında gelen “ gelinlik ve düğün pastasıymış”. Bu, olmazsa olmaz sayılan detaylar yüzünden, aileler tarafından bozulan ve boykot edilen onlarca evlilik kararı ve hazırlıkları varmış. Ve bu âdetler, en zengin düğünden tutun da kısıtlı ve mütevazı düğünlere kadar böyleymiş. Şimdi, gelelim gelinlik ve düğün pastasının hikâyesine…

Saflığına ve ne denli temizlik timsali olduğuna inansak da beyaz gelinlik Osmanlı geleneklerinde yer almıyormuş efendim. Ha, sadece bu değil; düğün pastası da aynen beyaz gelinlik gibi ilgi görmüyormuş. Bu âdetler batılılaşmanın ve daha sonra da küreselleşmenin sonucu ortaya çıkan detaylarmış.

Bizde gelinlik,  yörelerin kendisine has giysilerinden oluşurken (Türk motifleri ve folklorik özelliklerini içeren)  gelin pastası diye özel bir yiyecek de yokmuş.

Eski Romalılar devrinde bugünkü bol kremalı ve görkemli şeklinden çok uzak,  çavdar unu ve tuzla yoğrulmuş bir çörekten ibaretmiş. Evlenme töreni sırasında çöreğin bir parçasını koparıp yiyen damat,  çöreğin geri kalanını da gelinin başının üzerinde parçalarmış. Bu sırada çöreğin ufalanmasının uğur ve bereket getireceğine inanılırmış. Çöreğin parçalanması bakire olarak evliliğin eşiğine gelen gelini ve aynı zamanda damadın bu evlilikte söz sahibi olduğunu da sembolize edermiş. Ortaçağ boyunca tuzlu çörek âdeti devam etmiş. O dönemde İngiltere’de bir yığın haline getirilmiş bu çöreklerin üzerinden gelin ve damat birbirlerini öperlermiş. Çörek yığını refah içinde yaşasınlar diye iyice yüksek tutulurmuş. Aslında çöreği parçalayıp konuklara dağıtmak gelinin göreviymiş. Ama çok katlı çöreklerden oluşan “düğün çöreğini” tek başına gelinin kesmesi zorlaşmış ve damattan yardım istenmek zorunda kalınmış. Ve işte o günlerden beri “düğün çöreğini”  gelin ve damat birlikte kesmeye başlamışlar. Bu âdette ilk parçayı birbirine yediren çiftler olarak gelenekselleşmiş. Derken 17. yüzyılda İngiltere’ye bir Fransız şef gelmiş. Bu şef, zahmetli çörek yığını uygulamasını tek tek çörekler halinden üst üste koyarak piramit şeklinde bir kule haline sokmuş. Düşmemeleri için aralarına bol yağ sürmüş. Daha sonra da yağın kötü kokusu gitsin diye içine şeker karıştırmış. 18. yüzyılda bu karışım kremaya, kule şeklindeki çöreklerde görkemli   “düğün pastasına”  dönüşmüş. 19.  Yüzyılda ise rengi beyazlaştırılmış. Ancak sebebi yine temizliği ve saflığı aksettirmesi için değil zenginlerin kullandığı rafine şeker nedeniyle oluşuyormuş. Ve zenginlik timsali olarak da böyle kalması tercih edilmiş.

Evet, sevgili okurlarım,  işte size gerçek…

Dilerim sizleri ikna edebilmişimdir. Lütfen okuyunuz. Haziran ayı ile birlikte onlarcasına davet alacağınızı bildiğim “düğün ve düğün âdetleri”  tartışmasına, tatlı bir nokta koyalım.                                                     
Pastanız çikolatalı mı olsun? ☺