Onlar, dünya üzerinde bizden daha eskiler. İnsanoğlu 7-10 milyon yıldır yeryüzündeyse, bakteriler en az 2.5 milyar yıldır dünyadalar. Mikroflora sayılarının, vücudumuzdaki hücrelerin sayısının on katı (90 trilyon) olduğu söyleniyor. Biz mi onların için de yaşıyoruz, onlar mı bizim… Bu birliktelikte biz onları yaşatıyoruz ama onlar da bize; besinleri sindirmemizden birçok süreçte eksiklerimizi tamamlayıp hayatımızı devam ettirmemize kadar destek oluyorlar.

İnsanlar; bu kadar uzun bir geçmişe sahip, bu önemli ortaklığı son yıllarda bozdu. 

Sezaryen icat oldu, doğum kanalındaki ortaklarımızı yeterince içimize alamadan doğduk. 

Anne sütü almadık, annemizden geleceklerle buluşamadık. 

Antibiyotik kullandık, var olanların canına kıydık.

İşlenmiş uzun ömürlü gıdalar yaptık, steril beslenmek marifet saydık, yazık ettik; yenilerine kavuşamadık. 

Fermente ürün yemeyi bıraktık, derin dondurucuya geçtik; eksilen kısmı tamamlayamadık. 

Bazen yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımıza tercih ettik ve işi daha da fena ettik.

Şimdi tanıyıp, adını sanını bildiklerimizle yeniden bir araya geliyor; durumu kurtarmaya çalışıyoruz. Ama bu ortaklık öyle çok hisseli, öyle kalabalık gruplardan oluşuyor ki milyarlarca ortağın çok azının adına ve adresine ulaştık. Hal böyle olunca, işler de bir hayli karıştı. Vücudumuzdaki organizasyonda bazı ortaklar eksik olunca, sorunlar yaşamaya başladık.

2 yaşına kadar floramız, aslında ufak tefek değişiklikler dışında normal şeklini alır. Bu flora, bireysel özellik gösterir ve parmak izi gibi farklılığını yaşam boyu taşır. Bugünkü bilgilerimize göre 500’den fazla türde mikrop, insan barsak florasında bulunmaktadır. Tüm insanların florasındaki mikrop cinsleri aynı değildir, bireysel farklılıklar mevcuttur. Bireysel farklılıkların yanı sıra beslenme tarzına bağlı olarak da (sosyo-ekonomik koşullar, dini inançlar, bölgesel alışkanlıklar, coğrafi faktörlerin beslenmeye etkisi) florada farklılıklar görülmektedir. Hatta “Floranı söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” diyebiliriz.

Günümüzde mevcut floramızın ideal bir yapıya sahip olup olmadığı sorgulanmaktadır. Son 100 yıl içinde barsak floramızdaki olası değişikliklerin, son 50 yıl içinde görülme sıklığı artan hastalıkların (iltihabi barsak hastalıkları, otoimmün hastalıklar, alerjik hastalıklar, şeker hastalığı, kalın barsak hastalığı gibi) nedeni olabileceği tartışılmaktadır. Rafine, steril, liften fakir, fermente besinlerin az tüketimi; çevresel kirlilik, kimyasal bulaş, antibiyotik ve diğer ilaç kullanımındaki artış, hijyenik yaşam, kolon florasındaki dengeyi yararlı bakteriler (Lactobacilli ve Bifidobacteria) aleyhine bozmaktadır. Florada eski ve dost bakteriler azalırken, patojen (zararlı) mikroflora (Clostridia, proteolitik Bacteroides türleri) artmaktadır. Birçok bilim adamı; yararlı, eski ve dost bakterilerin sindirim kanalındaki sayısını yeniden arttırarak hastalıklara karşı riskin azaltılabileceğine, hatta bazı hastalıkların düzelebileceğine inanmaktadırlar.

Probiyotiklerin son yılarda ortaya atılan önemli etkileri de bağışıklık sistemini uyarıcı ve düzenleyici etkileridir. Mukozal yapılarımızdaki bariyer hücrelerden tutun da kan lökositleri, B ve T lenfositleri ve savunma sistemin yardımcı hücrelerinin tamamı, probiyotiklerden etkilenir. Bu dost bakteriler, peptidoglikan ve lipoteikoik asit gibi birçok ürünü savunma sistemimizdeki uyarıcı ve düzenleyici etkiye katkıda bulunur. Probiyotikler, öncü inflamatuar sitokinlerinin ve kemokinlerin gelişmesinde anahtar rol oynamaktadır. İşte bu savunma ve korunma organizasyonunda sorunlar çıkınca, dost ve düşmanı seçmekte zorlandık. Hatta tanıdık gelmeyen, yabancı algıladıklarımıza aşırı tepki vermeye başladık. Bu durumu, köye gelen yabancının gereksiz ve tehlikeli olduğuna karar verip; onu yıkıp yakmaya hatta bu esnada köyü yok etmeye benzetebiliriz. Alerjik reaksiyonlarda; binlerce yıldır iç içe olduğumuz polenlere veya ev akarlarına vereceğimiz tepkileri, üst düzeye çıkardık. Birçok insan solunum yolları, burun ve göz gibi organları temiz ve nemli tutmak için üretilen salgılarının dengesini kaybetti. Artık herkes, “Benim alerjim var.” demeye başladı. Alerjik astım, saman nezlesi ve mevsimsel alerji salgın hastalıktan beter yayıldı. Sanki histamin dolu mast hücreleri, pimi çekilmiş el bombası gibi patlayıp duruyor. Hastalar da çoğunlukla antihistaminikle işi kurtarmaya çalışıyor.

Nisan ayı ile birlikte uyanan doğa, açan çiçeklerle görsel ve kokusal olarak bizlere şölen havası yaşatmaya başlayacak. Tabii bazılarımız için ise salya sümüklü, öksürüklü, hapşırıklı ve gözyaşlarını tutamadıkları kâbus günler, kaçınılmaz olacak. 

Tam da bu günlerin arifesinde, eski dostlarımızla ilişkilerimizi tekrar gözden geçirsek mi?

Onların sayılarını arttırmak için bazı yollara başvursak mı?

Bakarsınız bu dostlar; aşırı stres altında gereksiz abartılan vücut tepkilerini, bir nebze olsun düzenlememize yardımcı olur.

Benden söylemesi, bu işi bilen bir sağlık profesyoneline danışın.

ZATEN ESKİ DOST da DÜŞMAN OLMAZ.