Doğrusu artık iç karartıcı ve hüzün verici yazılar yazmak istemiyorum. Ancak yaşananlar öyle bir çırpıda unutulacak, beyinden silinip atılacak gibi değil. Dedim ya, aslında ben yazarak rahatlayan ve huzur bulanlardanım. İçimi klavyenin tuşlarına basarak sizlere aktarmam birazcık da olsa bölüşmenin erişilmez hafifliğini yaşatıyor ruhuma. Dalıp dalıp gidiyorum dünlere. Ne de güzel oluyor bir bilseniz. Kardeşim Ali yanımda. Her zamanki muzipliği ve esprileriyle kırıp geçiriyor çevresindekileri. Tam ben de güleyim diyorum ama bir şey tıkanıveriyor gırtlağıma. Ve o şey gözyaşı olup boşalıyor gözlerimden. Sonra hastanedeki odamın vefakâr penceresi geliyor gözlerimin önüne. Acı acı tebessüm ediyorum. 16 gün. Bir oda içinde yalnız ve endişeli geçen günlerimin tek tesellisi onlarca renk ahengiyle dans eden ulu ağaçlarla bezenmiş ormana bakan canım pencerem. Önündeki geçen yolda gördüğüm bir araba veya bir köpek nasıl da mutlu ediyordu beni. Ya kuşlar? Sevdiklerime selam söylemeleri için camımın önünden geçmelerini heyecanla beklediğim özgür yaşamın elçileri kuşlar… Peki bulutlar? Gökyüzünde pamuk yığını biçiminde veya gri mavi baloncuklar oluşturmuşçasına şekillendiği hayal dünyasını güçlendiren canım bulutlar… Yegâne dostlarım olmuşlardı inanınız ki. Penceremin önünden çekilip yatağıma uzandığımdaysa rüya bitiyor, başta Alim olmak üzere tüm özlediklerim sanki diziliyorlardı karşıma. Hiç iyi bir şey de gelmiyordu ki aklıma. İşte böyle hayatla memat arasında geçen günler bir anda bırakmıyor ki insanın peşini. Tüm bu yaşadıklarıma rağmen günler hızını hiç kesmeden geçip gidiyor. Belki bir gün acılarımı da alıp götürürler benden. Artık onlardan kurtulmak istiyorum. 

Aralık ayında başlamıştı bu korkunç serüven... Şu andaysa Şubat ayına eriştik bile. Şubat ayı benim doğduğum, yani dünyaya merhaba dediğim zaman. Bu yıla kadar doğum günümü şahsım olarak pek önemsememiştim. “Ya gelip geçen zamanın kutlaması mı olurmuş canım? Boyuna yaş alıyoruz işte…” der, sanki beni dinleyeceklermiş gibi çocuklarıma ve sevgili arkadaşlarıma anlatmaya çalışırdım. Ama bu yıl öyle düşünmüyorum. Yaradanın bana ve eşime sunduğu şansı yeniden doğarcasına hissetmek istiyorum. Çünkü Covid 19 hastalığının hafif geçeni de, ağır geçeni de yüzde elli iki yöne de eğilimli. Yani yarısı yaşam, yarısı ölüm... Gerçek bu işte. Nasıl ağır bir şekilde yoğun bakımda yatan kızımın arkadaşı Hasan kurtuldu, neşe kaynağı kardeşim Ali virüs kurbanı olup hayata veda ettiyse… Gerçek bu işte.

Ne olur, biraz da sevindirici ve yaşama bağlayıcı şeyler söyle derseniz bana, eh söyleyeyim. Çok yakında TV programlarımla da, dergimizde birbirinden ilginç ve yararlı röportajlarla da sizlerle olacağım. Umuyorum ki sizler, evet sizler iyi geleceksiniz bana. Buna tüm kalbimle inanıyorum.