Hızın kutsandığı, sürekli üretmenin ve yetişmenin normalleştiği bir dünyada durmak neredeyse bir lüks hâline geldi. Takvimlerin, uçuşların, bildirimlerin ve beklentilerin arasında kaybolurken bazen yön bulmak için haritaya değil, içgüdüye bakmak gerekir. Bu yazı; yoğunluğun merkezinden, bilinmezliğe doğru atılmış plansız bir adımın, yavaşlamanın ve yeniden hissetmenin hikâyesi.
Singapur’daki etkinlik bittiğinde telefonumu açtım ve haritaya baktım. Aklımda tek bir soru vardı: Nereye gitsem kaybolabilirim? Dört yıldır blockchain sektöründe çalışıyordum ve artık günde iki saat uyumak normal gelmeye başlamıştı. Tokyo, Hong Kong, Singapur… Hepsi birbirine karışmıştı. Bir yandan bu şehirlerde eş zamanlı etkinlikler organize ederken ekibim Amerika’daydı. Ben ise ayda ortalama iki kez Türkiye’ye gidip geliyordum. O an haritada Endonezya’yı gördüm. Bali’yi. “Acaba?” diye düşündüm. Çok düşünmedim aslında. İlk uçuşa bilet aldım.

Üç saat sonra Bali’ye inmiştim.
Kendime basit bir plan yapmıştım. On beş gün yeterdi. İlk haftayı tamamen Ubud’da geçirecektim. Çünkü Ubud, sessizliği ve doğasıyla bilinen bir yerdi. Gerçekten durmak istiyordum. Bir hafta boyunca sadece doğayla baş başa kalacaktım. Sonrasında arkadaşlarımın olduğu sahil tarafına geçip biraz sosyalleşebilirdim. Planım buydu. Ama Bali’nin başka planları vardı.
Ubud’a vardığımda, bir pirinç tarlasının tam ortasında, izole bir villa kiraladım. Villada sadece ben, çalışanlar ve sessizlik vardı. En yakın komşu üç dakikalık yürüyüş mesafesindeydi. Ama kimseyi görmüyordum. Görmek de istemiyordum. Gürültü yoktu, kalabalık yoktu, acele yoktu. Bir hafta boyunca tamamen içime kapanacak, doğanın kalbinde olacaktım. Taze meyveler yiyecek, sade yemekler tüketecek ve gerçekten “doğaya ait olmanın” ne demek olduğunu anlamaya çalışacaktım.

İlk sabah alarmsız uyandım. Saat 05.30’du. Kahvemi hazırladım, terasa çıktım ve karşılaştığım manzarayı tarif etmek hâlâ zor. Hayatımda böyle bir görüntü görmemiştim. Olduğum yerde durup sadece etrafa baktım ve şükrettim. Çünkü gördüğüm şey gerçek olamayacak kadar kusursuzdu. Yeşilin bu kadar farklı tonunun olabileceğini bilmiyordum. Daha önce hiç duymadığım kuş sesleri vardı. Kocaman ağaçlar, renkli ve büyük böcekler… Normalde korkacağım şeylerdi belki ama orada her şey büyülüydü. Sanki doğa, tüm ihtişamıyla kendini olduğu gibi gösteriyordu.
O sabahtan sonra bir rutin oluştu. Her gün 05.30’da uyanıyordum. Kahve, teras, kuş sesleri… Sonra köy yolunda yirmi dakika yürüyüş. Yerel bir warungda nasi goreng yiyordum. Küçük bir restorancıktı; sadece dört masa vardı. Sahibi yaşlı bir kadındı ve her sabah beni görünce gülümseyerek başını sallıyordu. İngilizce bilmiyordu, ben de Endonezceyi bilmiyordum. Ama her sabah aynı masaya oturuyordum ve o, aynı kahvaltıyı getiriyordu. Bazen en güzel sohbetler, hiç konuşulmadan yapılır.
Bali’nin bir başka sihri de şuydu: Şaşırtıcı derecede ucuzdu. Gerçekten çok ucuz. Her şey erişilebilirdi ve hiçbir şey için büyük bir çaba harcamam gerekmiyordu. Motor kullanmayı biliyordum ama yorulmak istemediğim için genellikle bir şoför tutuyordum. Motoruyla gelip beni alıyor, istediğim yere bırakıyordu. Yirmi dakikalık bir yol için 30.000 rupiah istedi. İki dolar. İstanbul’da bir cappuccino parası. Bunu anlatırken hâlâ inanmak zor.

Bir gün şoförüm Wayan, beni plansız bir yolculuğa çıkardı. “Güzel bir yer göstereceğim,” dedi. Yarım saat sonra kendimi bir tapınağın önünde buldum. Turistik değildi; sadece köylülerin geldiği küçük bir tapınaktı. İçeri girdiğimde yaşlı bir adam tütsü yakıyordu. Bana baktı, gülümsedi ve bir şey söyledi. Wayan tercüme etti: “Diyor ki, buraya gelen herkes bir şey arıyor. Sen ne arıyorsun?” Cevap veremedim. Çünkü ne aradığımı bilmiyordum. Belki de hiçbir şey aramıyordum. Belki sadece durmak istiyordum.
Yemekler harikaydı. İnsanlar sıcaktı, samimiydi. Turist enerjisine hazır olmadığımı fark ettiğim için mümkün olduğunca lokallerle vakit geçirdim. Köylerde kaldım, turistik bölgelerden uzak durdum. Tapınaklara gittim, plansız yolculuklar yaptım ya da bazen sadece bir yere oturup gökyüzünü izledim. Hiçbir şey yapmamak, uzun zamandır ilk kez bu kadar anlamlıydı.
Bir hafta sonra bileti uzattım. “Sadece bir hafta daha,” dedim kendime. Sonra bir hafta daha. Derken bir ay oldu. Sonra iki ay. Sonra dört ay. Çünkü Bali, sadece bir tatil yeri değildi. Bali, bir duraklama noktasıydı. Hayatın hızına yetişmeye çalışırken kaybettiğim bir şeyi orada buldum: Zamanı. Gerçek zamanı. Saatin değil, güneşin belirlediği zamanı.
Blockchain dünyasında her şey hızlıdır. Piyasalar uyumaz, haberler durmaz, fırsatlar beklemez. Dört yıl boyunca bu hızın içinde koştum. Ama Bali’de öğrendim ki bazen en büyük fırsat durmaktır. Bazen en değerli yatırım, kendinize yaptığınız yatırımdır.

Bali’nin insan ömründe en az bir kez görülmesi gereken bir yer olduğunu düşünüyorum. Ama bu sadece bir seyahat hikâyesi değil. Bu, kaybolmanın aslında kendini bulmanın başka bir yolu olduğunun hikâyesi. Ve bazen haritayı açmak, planı bırakmak demektir.
Bir hafta kalırım diye gittiğim Bali’de dört ay yaşadım. Orayla ilgili anlatacak çok şeyim var. Bu, sadece başlangıç.
“Bu yazı, Bali’de geçirdiğim dört ayın ilk bölümü. Devam eden yazılarda, adanın digital nomad kültürünü, ruhani deneyimlerimi ve Ubud’dan Canggu’ya uzanan yolculuğumu paylaşacağım.”
Yorumlar (0)