Şubat ayının ilk haftası yeniden Londra’daydık. Bu kez uzun uzun planlar yapmadan, sadece iki günlüğüne.
Ama bazen şehirler süreyle değil, ritimle ölçülüyor ve Londra her zamanki gibi zamanı esnetmeyi biliyor.
Hava griydi, hafif yağmur vardı; tam Londra’ya yakışır bir fon. Şemsiyeyi açıp kapatma arasında gidip gelen o serinlikte, metroya sığınmak yerine yürümeyi seçtik. Sokak sokak, mahalle mahalle… Turist rotalarından bilerek sapıp şehrin gündelik hayatına karıştık. Bu yazı da tam olarak o iki günün hikâyesi: az zamana çok an sığdırmanın keyfi.

Chelsea: Zarif Sokaklar ve Bir Köpeğin Doğum Günü
İlk durağımız Chelsea.
Burası Londra’nın en rafine ama bir o kadar da rahat semtlerinden biri. Pastel tonlu evler, çiçekli kapılar, geniş kaldırımlar… Her köşe sanki “acele etme” diyor. Küçük kafeler, şık ama iddiasız restoranlar ve cam kenarında saatlerce oturmalık mekânlar.
Bir kafeye girip kahve molası verelim dedik. İçerideyse beklemediğimiz bir manzara,
Bir “köpek doğum günü” partisi…
Sahipleriyle birlikte toplanmış bir sürü köpek, renkli tasmalı minik misafirler, masanın ortasında özel bir pasta… Kutlamanın yıldızı ise ponpon gibi tüyleriyle bir Pomeranian’dı. Mum üflendi, alkışlar koptu, kahkahalar yükseldi. Biz de ister istemez o neşeye dahil olduk. Londra’da sıradan bir günün böyle tatlı bir absürtlüğe dönüşebilmesi galiba bu şehri sevme sebeplerimden biri.
Chelsea tam olarak böyle bir yer: zarif, sakin ama her an sürprizli.

Belgravia: Eski Dostlar ve Mahalle Huzuru
Sonra rotayı Belgravia’ya çevirdik.
Burası daha sessiz, daha yerleşik, daha “mahalle” hissi veren bir Londra. Beyaz cepheli şık townhouselar, küçük meydanlar, ağaçlı sokaklar… Sanki şehir merkezinde değil de film setindesiniz.
Yıllardır burada yaşayan arkadaşım Mine ve eşi Berk’le buluştuk. Onlarla semtin ara sokaklarını keşfetmek bambaşka bir deneyimdi. Turist gözüyle değil, “yerel” bir bakışla yürüdük. Küçük kafelerde oturduk, kahve içtik, uzun uzun sohbet ettik.
Belgravia’da zaman daha yavaş akıyor. Gürültü yok, telaş yok. Sadece iyi kahve, güzel mimari ve insanın içini rahatlatan bir düzen var.
King’s Road: Sokak Enerjisi
Ardından, King’s Road…
Burası Chelsea’nin daha enerjik, daha genç yüzü. Butikler, tasarım dükkânları, konsept kafeler… Sokakta yürürken sürekli vitrinlere bakma isteği geliyor. Hem stil sahibi hem de rahat bir havası var. “Şık ama cool” denilen şey tam olarak burası galiba.

Akşam acıkınca;
Akşam yemeğinde adresimiz Big Easy oldu.
Amerikan sahil kasabası ruhu taşıyan, bol müzikli, kalabalık, gürültülü ama bir o kadar keyifli bir yer. Deniz ürünleri tabakları, devasa porsiyonlar ve o meşhur istakoz…
Masaya gelen tabak tam bir ziyafetti. Tereyağı kokusu, çıtır patatesler, deniz ürünlerinin o taze lezzeti… Ortam da en az yemekler kadar karakterli. Biraz eski usul, biraz rock’n’roll, biraz da “kimse kimseyi umursamıyor, herkes eğleniyor” havası.
Sadece bir akşam yemeği değil, küçük bir kutlama havasındaydı.
⸻
Dondurma ve Çay Saati
Yemek sonrası tatlısız olmaz…
Oddono’s Gelati’dan aldığımız dondurma tam bir İtalyan usulü lezzet bombasıydı. Gurme dergilerinin ve ödüllerin hakkını veriyor gerçekten. Yoğun aromalar, süt kokusu, abartısız ama çok net tatlar.
Bir başka gün ise Café Concerto’da pasta ve çay molası verdik. Cam sürahilerde içi çiçekle servis edilen çaylar, vitrine dizilmiş gösterişli pastalar… Tam bir “İngiliz çay saati” romantizmi.
⸻
Camden Town ve Peynir Gecesi
Şehrin biraz daha asi ve alternatif tarafı için Camden Town’a uğradık.
Grafitiler, ikinci el dükkânlar, sokak müzisyenleri… Her köşe ayrı bir karakter.
Akşam ise ilginç bir konsept bar; “peynir gecesi…”
Barın etrafında dönerek gelen peynir tabakları, çeşit çeşit peynir deneyimleri… Beklentimiz biraz yüksekti belki; Amsterdam’daki benzer konsept kadar etkileyici değildi ama yine de burada olmaktan keyif aldık.
⸻
Kalabalık Caddeler ve Bitmeyen Enerji
Yürürken yolumuz kalabalık alışveriş caddelerine de düştü. İnsan seli, farklı diller, farklı yüzler… Londra’nın her mevsim dünyanın her yerinden insan çektiğini bir kez daha hatırladık. Şehir asla boşalmıyor; hep bir hareket, hep bir akış var.
⸻
Mahalle Tadında Bir Otel
Bu kısa kaçamakta evimiz Three Falcons Hotel oldu.
Sıcak, samimi, butik bir atmosferi var. Alt katındaki gastropub, The Standard tarafından Londra’nın en iyi 50 gastropub’ı arasında gösterilmiş. Ayrıca içeride oldukça iddialı bir Hint restoranı da var. Yani otelden çıkmadan bile iyi yemek garantisi.
Seyahatlerde böyle yerleri seviyorum: büyük zincirlerin biraz hissedilien ruhsuzluğu yerine, karakteri olan mekânlar.
İki gün.
Bol yürüyüş.
Hafif yağmur.
Çok kahve, iyi yemekler ve bolca anı.
Londra yine bildiğini yaptı: Kısacık bir zamanı, uzun bir hikâyeye dönüştürdü.
Ve biz, her zamanki gibi, biraz yorgun ama fazlasıyla mutlu döndük.

Yorumlar (0)