Adı GÜL gibi özel bir çiçekle özleştirilmiş antik bir şehir ISPARTA… Ancak en baştan söylemeliyim. Ben bu güzel kenti hafife aldığımı ve büyük bir şok yaşadığımı itiraf ediyorum. Kıymetli Tıme Kocaeli okurları. Durun sizlere bu seyehatimin de iç yüzünü anlatayım. Doğruyu söylemem gerekirse, (o da duyduğum kadarıyla) gülden başka pek ilgimi çeken bir yanı olabileceğini düşünmemiştim Isparta’nın. Ama bu mecburi gidiş, hiçbir konuda ön yargılı olmamayı öğretti diyebilirim.

Gelelim Isparta yolculuğumuza çıkışımızın asıl nedenine. Evet. Isparta ziyaretimiz, torunum Kaan’nın vatan borcunu yerine getirmesi için görev yerinin Isparta 40. Komando Eğitim Tugay Komutanlığı oluşu ve bizim ailece Kaan’nın askerliğini tamamlayıp teskere merasimine katılışımızdı. Uzun bir yolculuk sonucu sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Isparta sınırlarına girdik. Çok kalabalık ve görkemli bir tören olacağını tahmin ettiğimiz için askeri birliğin olduğu yere erken gitmeliydik. Kaan’nın askerliğini ifa ettiği birliğe yaklaştıkça erken gitmeli tezinin doğruluğunu anladık. Askeriyenin ana girişinde metrelerce uzayan kuyruklar, askerlik olgusuna gösterilen ilgiyi sergiliyordu. Eh, evladı böylesi kutsi bir yerde ve duyguların şaha kalktığı ruh halinde kuyruğun uzunluğu, güneş altında saatlerce beklemek vız geliyordu ailelere. Ülkenin her yerinden gelen binlerce insan, aynı duygular içinde evlatlarının bu gurur gününü gözleri yaşlı izleme çabasındaydılar. Harika bir törenle bir bütün olduk. Aslanlar gibi önümüzden dimdik geçen ve göklere yükselen “Vatan Sana Canım Feda” sesleri yüreğimize işledi. Ben böylesi coşkulu ve vatan sevgisinin katbekat tazelendiği töreni organize eden görevli komutanlarımızı içtenlikle kutluyor, bütün mehmetçiklerimizi Allah’a emanet ediyorum.

Günün en önemli ve Isparta’ya gidişimizin ana nedenini tamamlamıştık. Artık serbesttik ve bayağı zamanımız vardı. Ve duygularımız biraz yatışınca karnımızın acıktığını hatırladık. Böylece Isparta serüveni başlamış oldu. Arabamızla bizi yönlendirdikleri cadde yönüne hareket ettikten sonra şehrin sakin ama dingin yapısını keşfetmeye başladık. Restorantlar, kafeler, pastaneler, mağazalar, AVM’ler çok şıktı. Sokaklarsa oldukça temiz görünüyordu. Hele de şehrin belli yerlerinde sergilenen güllü motifler ve buket buket lavantalı heykeller, çevreye inanılmaz renk ve huzur aşılıyordu. Oradan tarihi çarşıya geçtik. Kapalı çarşısını dolaştık. Otantik evleri, camileri, heykelleri, kiliseleri, gülün her halini satan küçük dükkanlar ve kibar, saygılı esnaf bizleri etkiledi. Hele de Isparta’nın çarşısında Kutlubey Mahallesi olduğunu öğrendiğimiz yolda tesadüfen girdiğimiz Yılmaz Efendi Naturel adlı gül mamülleri, güllü kahve ve hediyelik eşyalar satan Ramazan Çetin beyefendi kibarlığı ve misafirperverliğiyle tüm esnafların temsilcisi gibiydi. Fiyatlara gelince, Isparta yeme içme ve birçok şeyde gayet uygun diyebilirim.

Eski çarşı gezilirken bize mutlaka gidin dedikleri Koku Müzesi ilgimizi çekti. Buraya kadar gelmişken görelim dedik. Ve bindik arabalara. Sakin, huzurlu ve kiraz çiçeklerinin dallarını tartmayarak yerlere değdiği sokaklardan Koku Müzesine ulaştık. Burası tarihi Ortadoks ve Rum (Aya Banya) kilisesi imiş. 2025 yılında Isparta Belediye başkanı Şükrü Başdeğirmen kiliseyi restore ederek “Koku Müzesi” olarak hizmete açmış. Zamanında da bu kilisede çiçek özleri kaynatılır, misler gibi kokular yayılırmış şehire. Ve halka şifa niyetine ikram edilirmiş. Müzenin nefis güllerle dolu bir bahçesi var. Müze yetkilisi sevgili Meryem Hanım bize çok önemli bilgiler verdi. Şimdi Şükrü başkanın hedefi ikinci kilise olan Aya Yorgi kilisesini “Koku Kütüphanesi” olarak açmakmış. Başkan çalışmalarına başlamış bile. Biz de başkanın başarılı çalışmalarını kutluyor, daha daha yenilerine diyoruz.

Müzede Ispartalı hanımlarla sohbet ettik. Bize mutlaka “Kirazlı tepeye” gitmelisiniz. Tepeye çıkın, manzaraya doyamazsınız. Bir yanı yemyeşil orman, bir yanı başı karlı ulu dağlarla kaplıdır dediler. Sonra oradaki belediye tesislerinde buranın etini yiyin. Çok lezzetlidir. Bir de pilavı var, Kabune pilavı. Mutlaka yemelisiniz. Fiyat da oldukça uygundur. Ardından sütlaç, güllaç pek iyi gider dediler. Karnımız aç değildi. Değildi ama kurt düştü bir kere. Hadi çıkalım tepeye, az bir şeyler de yeriz belki dedik. Kiraz çiçekleriyle bezenmiş yoldan gittik, gittik. Adeta cennet gibiydi çevremiz. Şehrin zirvesinde, tarihi kalıntıların üst tarafında görmeye değer bir yer. Bol bol temiz hava aldık. Dayanamayarak eti de yedik, pilavı da. Çok güzeldi. İyi ki yedik.

Akşam çökmüştü yavaş yavaş. Dönüş vakti gelmişti yani. Artık Isparta’ya veda etmeliydik. Ve tepeden aşağı inerken ortadan akan uzun bir ahar suyla birlikte kiraz, çam ve güllerin arasından akıp, aklımızın bir kısmının kaldığı Isparta’ya el sallayarak yola koyulduk.

Evet sevgili okurlar, böyle bir Isparta gezisi doğuşuydu bu. Bir kentin tarihine, kültürüne yani maneviyat ve maddiyat alemine aniden balıklama dalmak gibi bir şey anlayacağınız. O nedenle tarihi veya coğrafi derinliklerine dalamadım. Biliyorum ki sayfalara sığmaz. Size sadece gördüklerimi ve hissettiklerimi anlatabildim. Gerisini siz araştırabilir, hatta bir Isparta seyahati yapabilirsiniz. Ve içtenlikle tavsiye ederim.