Rotanın ilk durağı ise Frankfurt oldu. İstanbul’dan Frankfurt’a ulaştıktan sonra şehre bir şans daha vermek adına iki gün geçirdim. Yıllar önce bir fuar vesilesiyle geldiğimde aklımda kalan “fazla ruhsuz, biraz mesafeli” hissi açıkçası çok değişmemişti. Elbette şehri çok iyi bilenler farklı düşünebilir ama benim için Frankfurt hâlâ biraz karakterini saklayan bir şehir. Özellikle akşam saatlerinde sokaklardaki profil çok iç açıcı gelmedi. Yine de hakkını yememek lazım; doğru yerleri seçtiğinde şehir kendini daha iyi anlatıyor.

Frankfurt’ta kısa süreli bir seyahatte yapılabilecekler aslında oldukça net. Şehrin en önemli kültürel noktalarından biri olan Goethe House, edebiyat meraklıları için ciddi anlamda etkileyici. Johann Wolfgang von Goethe’nin doğduğu bu ev, dönemin yaşam tarzını birebir yansıtıyor. Bunun dışında Römer meydanı, klasik Alman mimarisini hissetmek için ideal. Şehrin biraz daha modern yüzünü görmek isteyenler için ise Main Tower iyi bir seçenek; yukarı çıkıp şehre tepeden baktığında Frankfurt’un aslında ne kadar düzenli ve planlı olduğu daha net anlaşılıyor.

Müze tarafında ise Städel Museum Avrupa’nın en önemli sanat koleksiyonlarından birine sahip. Kısacası Frankfurt, doğru planla 2-3 günde rahatlıkla keşfedilebilir ama benim için yine de “çok keyif aldım” dediğim şehirler listesine giremedi.

Frankfurt’tan sonra yaklaşık 45 dakikalık bir tren yolculuğuyla Mannheim’a geçtim. Daha ilk andan itibaren şehir Frankfurt’a göre daha derli toplu, daha kompakt ve daha anlaşılır geldi. Mannheim’ın en ilginç özelliklerinden biri, şehir planının kare bloklar halinde olması; kaybolmak neredeyse imkânsız.

Gündüz saatlerinde kısa bir keşif turu yaptım. Şehrin simgelerinden Mannheim Palace oldukça etkileyici; Avrupa’nın en büyük barok saraylarından biri. Hemen yakınındaki Wasserturm Mannheim ise şehrin buluşma noktası gibi. Çevresi oldukça canlı ve keyifli. Biraz daha nefes almak isteyenler için Luisenpark güzel bir kaçış noktası.

Festival öncesinde akşam yemeği için şehrin popüler İran restoranlarından birine gittik. Daha önce İran mutfağını denememiştim, merak ederek girdim ama açık konuşmak gerekirse “denemesem de olurmuş” dediğim deneyimlerden biri oldu. Bazen beklentiyle gerçek arasında ciddi fark olabiliyor.

Akşam saatlerinde ise asıl sebep için etkinlik alanına geçtim: 19 saat kesintisiz sürecek olan Time Warp Festival. Dünyanın dört bir yanından gelen müzik tutkunlarıyla birlikte bambaşka bir atmosfere girdik. Elektronik müzik festivalleri genelde yaz aylarında olur ve kitle daha karışık olur; biraz turist, biraz denk gelmiş insanlar… Ama Time Warp farklı. Kışın ortasında Mannheim’a gelen herkesin tek bir ortak noktası var: bu müziğe gerçekten bağlı olmak.

Zaten kitle de tam olarak bunu yansıtıyordu. Sahne alan isimler de bunun en büyük kanıtıydı: Richie Hawtin, Jamie Jones, Loco Dice, Sven Väth, Vintage Culture, Mau P, Honey Dijon, Adam Beyer, Amelie Lens, Kobosil ve Joseph Capriati gibi elektronik müziğin en güçlü isimleri sahnedeydi.

Ses sistemi, sahne tasarımları ve ışık kurgusu gerçekten kusursuza yakındı. Zaten festivalin bu yıl 30. yılını kutlaması da tesadüf değil; yıllardır aynı standardı koruyabilmek büyük iş. Sabahın ilk ışıklarına kadar süren bu deneyim, sadece bir festival değil, adeta kolektif bir ritüel gibiydi.

Genel olarak baktığımda Almanya şehirleri bana hâlâ biraz fazla düzenli, biraz fazla kontrollü ve bu yüzden de biraz “duygusuz” geliyor. Ama belki de tam bu yüzden, bu ülkeden Time Warp gibi sınırları zorlayan, insanı bambaşka bir dünyaya sokan organizasyonlar çıkıyor. O düzenin içinden doğan kontrollü kaos gibi. Ve sanırım bu festivalin büyüsü de tam olarak burada yatıyor.