Nisan ayının bence garip bir huyu var. İnsanı hafifçe dürter. Tam unuttuğunu sandığı şeyleri yeniden hatırlatır: yavaşlamayı, etrafına bakmayı, kendi bedenini dinlemeyi, aynaya biraz daha dikkatli bakmayı... Kış boyunca “idare ederim” diye ertelenen ne varsa, baharla birlikte daha görünür olur.

Belki de bu yüzden Nisan, sadece doğanın değil, insanın da üstündeki örtüyü kaldırır.

Yorgunluk daha belirgin hale gelir. Cilt bir şey anlatmaya başlar. Saç biraz daha fazla dökülür. Uykusuzluk daha çok hissedilir. Mide, bağırsak, enerji, dikkat... Hepsi sanki aynı anda söz ister. İnsan da ilk kez gerçekten durup kendine bakar: “Ben bir süredir iyi miyim?”

Eczanede geçen günler bana bunu çok net gösteriyor. Bahar aylarında sorular değişiyor gibi görünse de aslında çoğu aynı yere çıkıyor: “Son zamanlarda çok halsizim.” “Cildim bir tuhaf oldu.” “Alerjim arttı galiba.” “Uyuyorum ama dinlenemiyorum.” “Bir şeyim yok gibi ama iyi de hissetmiyorum.”

Bu cümleler ilk bakışta basit görünebilir. Oysa sağlıkta birçok şey göründüğü kadar basit değildir. Çünkü beden çoğu zaman doğrudan konuşmaz; ima eder.

Bazen ciltte gördüğümüz değişim, yalnızca ciltle ilgili değildir. Bazen mesele sindirim sisteminden başlar. Bazen uykudan, bazen stresten, bazen de uzun süredir fark edilmeyen bir yorgunluktan...

Sağlık yalnızca hasta olmak ya da olmamak değildir. İyi hissetmek de başlı başına bir meseledir. Modern hayat insana ayakta kalmayı öğretiyor ama iyi olmayı aynı başarıyla öğretmiyor. Çoğumuz işimize gidiyoruz, sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz, günleri tamamlıyoruz. Dışarıdan bakınca her şey normal görünüyor. Ama içeride enerji düşüyor, zihin dağınıklaşıyor, beden geriliyor ve küçük sinyaller birikmeye başlıyor.

İnsan kendini ihmal etmeye çok kolay alışıyor. Bir süre az uyumaya alışıyor. Bir süre kötü beslenmeye alışıyor. Bir süre yorgun yaşamaya alışıyor. Aynada gördüğü değişimi önemsememeye de alışıyor. Ama alışmak, iyi olmak anlamına gelmiyor.

Belki de baharın en güzel tarafı burada başlıyor. İnsanı büyük kararlarla değil, küçük ama dürüst sorularla kendine çağırıyor:

Nasıl uyuyorum? Nasıl besleniyorum? Ne kadar yoruldum? Neden bu kadar halsizim? Cildim neden değişti? Bedenim bana ne anlatmaya çalışıyor?

Benim için eczacılığı özel yapan şey de tam burada başlıyor. Çünkü bazen ihtiyaç duyulan şey yalnızca bir ürün değil; doğru bir soru, dikkatli bir değerlendirme ve doğru bir yönlendirme oluyor. Bazen basit bir öneri rahatlatıyor, bazen de kişinin belirtilerini ciddiye alması gerektiğini fark ettiriyor. Şikâyeti tek başına değil, bütünü içinde görmek çoğu zaman asıl farkı yaratıyor.

Eczanede her gün yeniden gördüğüm bir gerçek var: İnsanlar çoğu zaman yalnızca bir ürün değil, anlaşılmak istiyor. Dikkatle dinlenen bir şikâyet, yerinde sorulan bir soru ve gerçekten ilgili bir yaklaşım bazen beklenenden daha fazla şeyi değiştiriyor. Bu yüzden ben eczaneyi yalnızca ilaç alınan bir yer gibi görmüyorum. Bana göre eczane, hayatın içinden geçen küçük ama önemli bir durak. İnsanların telaşla girip biraz bilgiyle, biraz farkındalıkla ve biraz daha rahatlamış hissederek çıkabildiği bir yer.

Nisan da tam böyle bir ay. Ne tamamen hafif ne tamamen ciddi. İçinde canlılık var ama aynı zamanda dürüstlük de var. İnsana “yenilen” demeden önce “kendine bak” diyor.

Belki iyi hissetmenin yolu her zaman çok büyük değişimlerden geçmiyor. Bazen tam zamanında durup kendine dönmek, bedenini ciddiye almak ve küçük sinyalleri küçümsememek yetiyor. Belki de bahar bunun için geliyor: İnsan yeniden kendini duysun diye.