Ritmin yalnızca bir ses değil, bir varoluş biçimi olduğunu savunan bir isim: Cenk Üniş.
Onun dünyasında müzik, türlerle sınırlanan bir disiplin değil; doğadan insana, teknolojiden sahneye uzanan çok katmanlı bir deneyim alanı. Amsterdam’da başlayan ve Türkiye’ye taşınan yolculuğunda eğitimden sahne tasarımına, prodüksiyondan yapay zekâya kadar geniş bir perspektif sunan Ünis, elektronik müziği yalnızca üretilecek bir içerik olarak değil, hissedilecek ve inşa edilecek bir dil olarak ele alıyor. Bu özel röportajda; müziğe bakışını, disiplin anlayışını ve geleceğe dair vizyonunu, ritmin izinde derinleşen bir anlatıyla keşfediyoruz.

Müziğe, özellikle elektronik müziğe ilk ilgin nasıl başladı?
Ritmi hissediyorum sürekli. Meditasyonla gidilen o yere ben müzikle gidiyorum. Anne Karnından çıktıktan sonra bile her şeyin bir ritmi olduğunu duyuyorsun, kuşların ötüşündeki ritmi de dinliyorsun, yağmurun sesinde de. İnsanlar 'müzik' diyor ama aslında o dinledikleri notaların tekrarı ve varyasyonu. O yüzden bende hep vardı müzik.
Elektronik mi, akustik mi, fark etmiyor. Ben ritme odaklıyım. 'Müzisyen' diye bir kalıp var, o kalıplar kafamı karıştırıyor. Daha geniş bakıyorum işe.
İlk müzik akademinizi Amsterdam'da açtığını biliyoruz. O dönemin hikayesini paylaşır mısın?
1974'te Bursa'da doğdum, yedi yaşıma kadar Zonguldak'ta büyüdüm, sonra İstanbul ve Bursa arası bir gençlik… Çoklu disiplinler arası bir çocukluk geçirdim, her şeye bulaştım, her şeyi merak ettim. Ama bir noktada durdum ve baktım. Müzik ve ses mühendisliği tarafına gitmek istiyorken kendimi beş yıldızlı tatil köylerinde eğlence müdürü olarak bulmuşum. Dedim ki, burada bir yanlış var. Hollanda'ya taşınıp müzik okumalıyım. Amsterdam'da SAE'ye girdim. Hem okudum hem çalıştım.
Bir gün 'Battle of the Platforms' diye bir müzik yapım yazılımlarının yarıştığı bir etkinlikte Reason’u temsil etmek üzere sahneye çıktım. Sunumumdan çok etkilenmiş olacaklar ki etkinlik bitiminde Ableton Benelux sorumlusu Jan Van Der Gaag bana Ableton Certified Trainer (Ableton Sertifikalı Eğitmen) olmayı teklif etti. Ableton’a baktım ve ‘Müziğin Legosu’ dedim. Çok etkileyiciydi. 'Ne yapacağım bununla?' dedim.
Ben hoca değilim, besteci değilim, Amsterdam kütüphanesine kendimi 9-10 ay kapatıp disiplinle çalıştım ve bir müfredat yarattım. İşte Unis Academy oradan çıktı.
Türkiye'ye dönüş ve Unis Academy süreci nasıl oldu?
Hem Ableton ailesi hem de Türkiye'deki sosyal medyadan baskı geliyordu. Facebook zamanlarında insanlar yazıyordu: 'Hoca, niye gelip burada açmıyorsun?' Hatta Amsterdam'a öğrenciler gelmeye başladı. Sonra Gezi Parkı'nın dokuzuncu gününde bir karar aldım: 'Gidiyorum…’ Altı kişilik sınıflarla başladık, herkes kendi laptopunu, kulaklığını getiriyor, pazartesi-perşembe dörder saatlik ders. O düzen tuttu. Bir süre Amsterdam-İstanbul arasında gidip geldim. Hiperaktif bir insanım, aynı şeyi tekrar etmek sıkıyor beni, o ritim aslında çok iyi geldi. Böylece Türkiye'de ilklerden biri olduk. Devamlı, düzenli, her ay aynı kursu açan, geliştiren, büyüyen bir kurum.
Şimdi 2.0 geliyor, Unis Academy Hybrid. Yapay zeka destekli, ve anında çeviri teknolojisiyle.Ben Türkçe konuşurken sistem beni istediğin dilde senkronize ediyor. 7/24 ders veren bir yapı kuruyoruz.

Türkiye'de elektronik müzik prodüksiyonuna olan ilgiyi nasıl değerlendiriyorsun?
Son yıllarda patlama yaşandı. Bunun en büyük sebebi erişilebilirlik, bir bilgisayar, bir yazılım, internet bağlantısı; dünyayla yarışabilirsin. Gençler bunu fark etti. Ama şunu da görüyorum, ilgi artıyor, ancak derinlik henüz oturmuyor. Teknik bilgiyle birlikte müzikal kimlik de gelişmeli. Türkiye'nin kendi sesini bulması gerekiyor, ve bu yolda olduğumuzu düşünüyorum.
Eğitimlerinde Ableton Live kullanıyorsun. Bu programı diğerlerinden ayıran nedir?
Ableton Live bir enstrüman gibi hissettiriyor. Diğer yazılımlar seni stüdyo mantığına sokuyor, Ableton ise sahneye çıkarıyor. Hem prodüksiyon hem de canlı performans için aynı araç, bu çok nadir bir şey. Ableton Push ile birlikte kullandığında artık bilgisayara bile bakmıyorsun, tamamen müziğin içindesin.
Sıfırdan başlamak isteyen biri için ilk adım ne olmalı?
Aktif dinlemek. Sevdiğin bir parçayı sadece arka planda çalarken dinlemek yerine, "bu ritim neden beni etkiliyor, bu ses nereden geliyor, bu geçiş nasıl yapılmış?" diye sorular sorarak bilinçli bir şekilde analiz ederek dinleyip, sonrasında Ableton Live'ı aç ve o hissi kendin üretmeye çalış. Taklit etmek ayıp değil, öğrenmenin ta kendisi.
Öğrencilerin en sık yaptığı hatalar neler?
Bitmemiş parça üstüne yeni parça başlamak. Herkes 'süper bir fikrim var' diye başlıyor, sekiz bar yapıyor, bırakıyor. On-yirmi yarım parçası olan öğrenciler gördüm. Disiplin kurmak lazım, bir şeyi bitir, sonra yenisine geç. Ama asıl husus şu ki, kimse referans kullanmıyor. Biz bunu ısrarla öğretiyoruz derslerimizde, ama öğrenci oturuyor, kendi kompozisyonunu üretmeye çabalıyor, kafasından başlıyor. Önce dur, bir dinle, yapanlar neler yapmış, nasıl yapmış bunları iyice bir incele. Daha sonrasında sen olsan nasıl yaparsın onu düşün ve zaman kaybetmeden üretime başla. Referans almak körce kopya etmek değil, müzikal dilin gelişmesinin en doğal yolu.
Evde üretim için olmazsa olmaz ekipmanlar neler?
Bir laptop, Ableton Live, bir de kaliteli kulaklık. Başlamak için bu yeter, gerisi lüks. Önemli olan neye sahip olduğun değil, elindekileri ne kadar iyi kullandığın. Pek çok dünya standardında parçanın küçük bir stüdyoda yapıldığına şahit oldum.
DJ'lik ile prodüksiyon arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsın?
Birbirini besleyen iki dil. DJ olarak sahne sanatlarının içindesin, kalabalığın enerjisini okursun, geçişleri, zamanlamayı, müziği yönetirsin. Prodüksiyonda ise o enerjiyi yaratırsın, yani işin mutfağındasın. İkisini birden bilen hem daha iyi DJ hem de daha iyi prodüktör olur. Zorunlu mu? Hayır. Ama birini anlamak, diğerini güçlendirir.
Sosyal medya ve dijital platformların müzik üreticileri üzerindeki etkisini nasıl görüyorsun?
Sosyal medya, bir kişinin kendini dünyaya tanıtması için muhteşem bir kapı açtı. Gerçekten iyi bir iş yapıyorsan viral olabiliyor, insanlar dinliyor, beğeniyor. Sen müziğine odaklanırsan ve sosyal medyayı biraz öğrenirsen, araç sana hizmet eder. Tersine çevrildiğinde, yani içerik için müzik yazılmaya başlandığında, işin özü kayboluyor. Algoritmanın ritmine girme, kendi ritmine göre üret.
Sahne tasarımları konusunda da dünya çapında işler yapıyorsunuz bize biraz bu konuyu anlatır mısın ?
Sahne tasarımı, görsel dünya ve müzik arasındaki ilişki... İnsan üç boyuta ve beş duyuya kısıtlı bir varlık, gözü var, kulağı var, görüyor, duyuyor. Sahne de bu gerçekliğin üstüne kurulu. Müzik, ışık, görsel. Hepsi aynı dili konuştuğunda tek bir bütün olarak deneyim yaratılıyor. Şunu çok saçma buluyorum; eğitim sistemleri bu sanat dallarını birbirinden ayırıyor. İşitselde ayrı, görselde ayrı üniversite… Neden bunların hepsini birlikte öğretemiyoruz? Tekliğe doğru gidiyoruz zaten, her şey birleşiyor. Ben bunu yıllar önce fark ettim ve ShiTv Visual Entertainment’ı kurdum.
ShiTv oluşumundan bahseder misin?
Amsterdam menşeli görsel eğlence kolektifimiz. Festival sahneleri ve interaktif enstelasyonlar tasarlayıp kuruyoruz. Organik olarak doğdu ama bir başlangıç noktası var tabiki. Bir gece Video Jokey programımız Resolume Arena’ya kamera bağladım. Siyah arka plan, sadece beyaz çizgilerle
yüzler. Efekt o kadar güzeldi ki bunu bir performansta denedim, insanlar dans ederken kendilerini o görüntüde gördüler. Çıldırdılar. Sonra evde oturdum, TV çerçevesine koydum. Birden anladım: bu aslında televizyonun kendisi hakkında bir şey söylüyor. Television, ‘tell a vision', uzağı görmek. Ama aynı zamanda 'aptal kutusu’. ShiTv ismi oradan geldi, hem ironik, hem derin, hem görsel. O gece ShiTv doğdu.
‘Shi’ Japonca öz, benlik, kendi demek. ShiTv onun televizyonu. Bugün sahne, ışık, görsel tasarım ve içerik üretimine tek çatı altında devam ediyoruz.

Kullandığınız teknolojiler neler?
Resolume Arena, Cinema 4D, After Effects başta olmak üzere, CDJ sistemleri ile Pro DJ Link bağlantıları, MIDI kontrolör ağları, lazer ve LED mapping sistemleri, trusslar, kamera girişleri ve ışık kurulumları... Son teknolojileri her zaman takip ediyoruz, ama net söyleyeyim: teknoloji araçtır, deneyim amaçtır. Her element müziğe hizmet ettiğinde anlam kazanır.
Bu alana yeni girecekler için en net tavsiye... YouTube'da her şeyi bulabilirsin ama ne arayacağını bilmeden öğrenmek çok uzun sürüyor. Baştan bir mentorla çalış. Meraklı ol, araştırmacı ol, her yere dal, ama bir yol gösterici olsun yanında. Bunu disiplinle, devamlı yaptığında, istediğin noktaya olması gerektiği sürede geliyorsun. Disiplin her şeyin temelidir.
Yapay zekanın elektronik müzik prodüksiyonu ve DJ'liği nasıl etkileyeceğini düşünüyorsun?
Yapay zeka kaçınılmaz, zaten bir süredir bizimle. MIDI üretimi, mastering araçları, ses sentezi... Ama şunu net söyleyeyim: yapay zeka ses üretir, müziği sen yaparsın. En tehlikeli senaryo şu; insanlar AI'ı kısayol olarak kullanmaya başlayıp, işin derinliğini sorgulamamaları.
Müzik yapmanın insana psikolojik etkisi hakkında ne düşünüyorsun?
Beynimiz fiziksel ve zihinsel yorgunluğu aynı şekilde değerlendiriyor. Dinlenmek hikâyenin sadece yüzde ellisi. Gerçek yenilenme, sevdiğin şeyi yapmaktan geçiyor. Üretmek insan psikolojisi için en iyi şarj olma yöntemlerinden birisi.
Günde kırk beş dakika. Resim yapıyorsan resim yap, müzisyensen müzik yap, o kırk beş dakika seni yeniden şarj ediyor. Ama bir buçuk saatin üstüne çıkma. Günde kırk beş dakika yaratıcı olmak, insanın günlük stresten uzaklaşması için en güçlü araçlardan biri.
Müzik eğitimi bir insanın hayatını nasıl değiştiriyor?
Ben öyle girdim müziğe, insanların bağırmasından, konuşmasından müzik hep daha iyi geldi bana. Orada başka bir dünyadaydım, kendi dünyamdaydım. Sonra dans geldi, sonra sahnede olmak, sonra baktım ki bu böyle gitmeyecek ve hayatımı değiştirdim. Müzik öğrenmeye başladığında bir şey oluyor… Sesi tanımaya başlıyorsun. Sonra ışığa bakıyorsun, sonra fiziğe giriyorsun. Farklı bir dünyanın kapısı açılıyor. Müzik yapmayı öğrenmek sadece nota değil, bu yolculuğu anlatmamız lazım insanlara.
Bir fikir sana nereden geliyor?
Sonuçta bilmediğimiz bir enerji içinde yaşıyoruz, kolektif bilince bağlıyız. Beyin zaten kopyalıyor. Bir şeyi beğendiysen, bilinçaltın onu direkt içine çekiyor. Benim için süreç şöyle: kafamda bir hikâye oluşsun yeter. Bir fikir gelsin, o fikirden hikâye kuruldu mu, çantadan laptop çıkar, kulaklık tak, üret. Bam diye çıkıyor. Ve insan çok güzel bir soluk alıyor bu şekilde. Enerji veriyor, gerçekten su içmek gibi bir şey.
Yorumlar (0)